Sema’ ve Semazen

            Semazen ya da Mevlevîlik deyince ilk akla gelen “semâ’”, sözlükte işitmek anlamına gelir. Terim olarak ise, mûsikî nağmelerini dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmek anlamlarını taşır. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi hazretleri zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen “sema”’, büyük oğlu “Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi” zamanından başlayarak “Pîr Âdil Çelebi” zamanına kadar tam bir disiplin içine alınıp bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur.

             “Sema’”, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan-ı Kâmil” e doğru yönelişini ifâde etmektedir. “Sema’” eden canlara “Sema’zen” denilmiştir.

            Mevlevilikte dönmek tabiri yoktur. Mevleviler Sema’ eder. Her tarikatın Allah’ı anarken kendilerine özgü bürhanları vardır. Mevleviliğin de bürhanı Sema’dır.

        Mevlânâ’nın vefatından sonra halefi Hüsameddin Çelebi tarafından Cuma namazını müteakip, Kur’ân okunduktan sonra, toplu bir halde semâ’ yapılması bir gelenek haline getirildi. Bununla beraber belirli bir zaman ve mekana bağlı kalmaksızın, muhtelif vesileler ile semâ’ yapıldığı da görülmektedir. Semâ’nın bilhassa Mevlevi tekkelerinde âdâb ve erkâna riâyet edilerek bir âyin halinde icra edildiğinin hangi tarihte başladığı kesin olarak bilinmemektedir. Sultan Veled Çelebi, Ulu Arif Çelebi, Emir Âbid Çelebi dönemleri, nihayet Pîr Âdil Çelebi (1460) zamanına kadar semâ’ yukarıda verilen anlayış üzere tertip edilmiştir. Semâ’ âyin ve erkanının son şeklini Pîr Âdil Çelebi zamanında aldığını bilinmektedir. Bu sebeptendir ki, Âdil Çelebi’ye Mevlevi tarikatına bu katkısından dolayı “Pîr” lakabı verilmiştir.

          XV. Asırdan itibaren semâ’nın belirli bir erkan üzerine tertiplenmesi sebebiyle semâ’ meclisleri, tekke haricinde Mevlânâ döneminde olduğu gibi düzensiz şeklinden, tekke içine alınarak, “mukabele” ismiyle törenselleştirilmiştir. Semâ’ bu tarihten itibaren Pîr Âdil Çelebi zamanında belirli esaslara bağlanan ve bugün de olduğu gibi bütün Mevlevi tekkelerinde icra edilmeye başlanmıştır ki her yerde ve her tekkede aynı şekilde icra edilmesini de Çelebilik makamı temin etmiştir.

          Bu âyine mukabele adının verilmesine sebep de, âyinin bir parçası sayılan “devr-i Veledi”de âyine katılanların birbirine doğru “baş kesip” karşılarındakine bakmalarıdır. Önceleri bilhassa İstanbul tekkelerinde mukabele zamanları vecdin gelişine, bir heyecanın zuhuruna bağlıyken sonraları ise tekkelerin her birinde haftanın bir veya birkaç gününde icra edilmeye başlanmıştır.

        İstanbul’un dışındaki tekkelerde ise özel zamanlar dışında Cuma namazından sonra âyin icra ediliyordu.

        Sema’ belli kuralları ve teknik eğitimi olan bir zikir şeklidir. Sema eğitimi alırken vücudu yavaş yavaş belli eğitimlerle hazırlayarak baş dönmesi ortadan kaldırılır.

     Sema’ ederken semazen her çarh’da Allah ismini (ism-i celal) okur. Ve her selamın anlamlarını düşünerek bir vecd içinde Allah’ı anar. Bir de mühim olan şuursuzca dönmek değil, Sema’ ederken Allah’ı düşünmektir. Bu sayede Allah’ın sevgisini kazanmaktır. Sema’ Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinden çok önceleri de İslam toplumlarında bilinmektedir. Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri her hareketi semâ’ olarak görüyordu ve biliyordu ki zerreden feleklere kadar her şey semâ ederdi; kalp sedefotu tohumu gibi aşkın ateşinde semâ’ eder ve hatta Kur’ân’da ifâde edilen; Allah’ın Tur-i Sînâ’ya tecellî ettiğinde dağın titremesi hâdisesini o, sevgiliyi temâşâ ederken dağın aşka gelerek raks ve semâ’ etmesine bir îmâ olarak görmektedir. O bu keyfiyeti ifâde için, ‘Cebrail, Allah’ın güzelliğine kapılmış oynamada; şeytan da bir başka şeytanın sevgisiyle sıçrayıp zıplamada” demekte, herkesin ve her şeyin kendi meşrep ve yapısına göre semâ’ ettiğini ifadelendirmektedir.

       Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’ı, bir rivayete göre Annesi öğretmiş bir rivayete göre de Şems-i Tebrizi hazretleri öğretmiştir. Semâ’ı ibadet haline getiren Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile buluştuktan sonra semâ’ etmeye başladığı nakledilir. Mevlânâ’nın yanında kırk yıla yakın bir süre bulunduğunu eseri Risâle-i Sipahsalar’da ifade eden Ahmed b. Feridun Sipahsalar, Mevlânâ’nın Şems-i Tebrizî ile mülakatından önce semâ’ etmediğini, Şems’in talebi üzerine semâ’ etmeye başladığını ve bunu ölünceye kadar bırakmadığını, onu yol (tarîk) ve âyin haline getirdiğini nakleder. Sultan Veled ise İbtidânâme isimli eserinde, Mevlânâ’nın Şems ile tanıştıktan ve ayrıldıktan sonra, gece gündüz bağırıp çağırarak semâ’ ettiğini, yerlerde dönerek raksettiğini, mutriblere altın ve gümüş verdiğini, nihayet çalıp söylemekten kavâllarda takat kalmadığını ve bütün şehir halkının ona uyarak semâ’ya dâhil olduğunu kaydetmektedir. Eflâkî’nin naklettiklerine göre: hoşa giden veya manalı bir ses Mevlânâ’yı semâ’ ettirmeye kâfi gelirdi. Sokakta, pazarda, Meram mescidinde, Ilıca’da, değirmende, Konya meydanında Mevlânâ semâ’ ederdi.

Eflâkî eserinde Mevlânâ’nın Semâ’ını ikiye taksim etmektedir.

1. Mevlânâ’nın Münferit Semâ’ı

      Mevlânâ, Şems-i Tebrizî’nin 1245 senesinde ortadan kaybolmasıyla birlikte, müderris elbisesini çıkarıp, derviş külahını ve elbisesini giymiş ve rebabı altı haneli hale getirmelerini emrederek semâ’ya başlamıştır. Mevlânâ semâ’ esnasında aynı zamanda şiirler söylemiş, söylediği şiirlerin etkisiyle vecd içinde raksetmiştir. Hatta Mesnevî’nin bazı beyitlerini söylediği esnada, kavâller çalıp tegannîde bulunmuş, o da heyecanla naralar atarak semâ’ etmiştir. Semâ’ esnasında semâ’ edenlere sırtını çevirmeyi saygısızlık kabul eder, semâ’ esnasında suallere cevap verir, fetva isteyenlere fetva yazardı. Kendisine takdim edilen heyecanlı konuşmalar veya güzel gülleri semâ’a vesile kabul ederek, kalkar, naralar atarak semâ’a girer, semâ’ esnasında gûyendelere ve halka bahşişler dağıtır, semâ’ esnasında semâ’ edenlerin kendisine çarpmalarını bazen hoş görür bazen onlara kızardı.

2. Toplu Olarak Yapılan Semâ’

      Tasavvuf geleneği içinde başlangıçtan beri varola gelen semâ’, Mevlânâ ile yaygınlık kazanmış, Mevlânâ devrinde büyük bir rağbete mazhar olmuş ve devrin ileri gelenlerinin, bir nevî yarı dinî eğlence ziyafeti halini almıştır. Toplu halde icra edilen semâ’ âyinleri bazen Mevlânâ’nın medresesinde, Hüsameddin Çelebi’nin evinde ve bağında, bazen de devrin ileri gelenlerinin evlerinde veya Sadreddin Konevî’nin medresesinde tertip edilmiştir.

           Başlangıçta semâ’ zamanları Mevlânâ’nın vecde geliş anlarına bağlı olduğu görülmektedir. Onun herhangi bir heyecan uyandıran hali, bir sözü veya nüktesi veyahut bir kerameti başta kendisi olmak üzer toplu halde semâ’ âyininin yapılmasına vesile oluyordu.

           Siyah hırka kabiri toprağı, Tennure saflığı ve kefeni, sikke ise tevhidi ve nefsin mezar taşını ifade eder.

          Kırmızı Post’a oturan kişiye Postnişin denir. Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin makamını temsil eder. Herkesin oturması uygun değildir.

          Sarık kelimesinin Farsça karşılığı Destar’dır. Sarık sarmak Peygamber Efendimiz’in (S.A.V) sünnetidir. Mevlevilerde Destar sarmak, Şeyhlerin ve Halifelerin hakkıdır. Şeyh, seyyid ise; yani Peygamber Efendimiz’in (S.A.V) soyundansa yeşil, değilse beyaz destar sarar. Halifeler ve Çelebiler, dühani, yani bakılınca siyah görünecek derecede mor destar sararlar. Çelebiler, destarı, alttan sikke görünmeyecek tarzda sarar, çelebi olmayanların destarlarının alt tarafından sikkeleri görünür.

           Semazen şeyhe doğru ilerler ve şeyhin açıkta duran elini, şeyh de eğilerek onun sikkesini öper. Orada konuşma yoktur.

        Mevlevi sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını, otururken veya kalkarken yeri öper bu öpüşe de “görüşmek” denir. Bu suretle küllî ruhun her şeye sâri olduğu, daha doğrusu her varlık, tek ve mutlak varlığın tezahürü bulunduğu anlatılmış olur.

          Mevlevi dervişinin hırkası kabridir, sikkesi de mezar taşı. Otururken ölmüş sayılan derviş, adeta bir sur sesini duyup dirilir ve Devr-i velediye başlar. Bu bakımdan Devr-i Veledi ölümden sonra dirilmeye benzer. Semahaneyi ikiye böldüğü kabul edilen hatt-ı istivâa, bu çizginin sağ tarafı “zahir alemi” ve sol tarafı da “batın alemidir”. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “İlm-el Yakîn” olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da O’na erişi sembolize eder.

         Bu şekil gizli ruhun ruha selamıdır. Semâ’ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Böylece herkes birbiriyle selâmlaşmış olur ki buna “cemâl seyri” veya “cemâl cemâle gelmek” denilir.

       Mevlevi dervişleri üzerindeki hırkayla görüşerek, sembolik olarak kabrinden kalkarak hakikate doğar ve kollarını bağlayarak bir rakamını temsil eder. Böylece Allah’ın birliğine şehadet eder.

I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir.

II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.

III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.

IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’ da en yüce makam, kulluktur.

      Semazen ayakta dururken sağ ayağının başparmağı sol ayak başparmağının üzerinde durmasına “ayakları mühürlemek” denir. Sebebi ise Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin ahçıbaşısı “Ateş Baz-ı Veli” ye hürmeten yapıldığı söylenir.

         I.Selâmın başında, “Gerçek varlığınızın çevresinde dönün; istidanıza, yaratılışınıza uyun, itaat edip amelde bulunun.” mealindeki, dua okunur.

           II.Selâmın başında, “Allah’tan esenlik size; Allah, duyuşlarınızı da niyetlerinizi de sağ esen etsin ve sizi; esenlikle, gerçek olan başlangıç noktasına ulaştırsın.” mealindeki, dua okunur.

         III.Selâmın başında “Allah, tam esenlik versin size ey sevgi ve aşk yollarında yürüyenler, can gözlerinizden perdeyi kaldırsın da, devrin ve gerçek merkezin sırlarını görün.” mealindeki, dua okunur.

     IV.Selâm ın başında ise “Ey aşıklar ve gerçekler, Allah’tan esenlik size; devirleriniz tamamlandı, ruhlarınız arındı; Allah size yakıyne, yakıynın gerçek makamına ulaştırdı.” mealindeki, dua okunur.

     Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Peygamber efendimiz Hz. Muhammed’i (S.A.V) öven, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’nin bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan “Buhûrîzâde Mustafa Efendi”’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur.

             Semazenin niyaz vaziyetinde ayakta durması Allah’ın birliğini, tevhid’i temsil eder. Sema ederken sağ eli yukarıya sol eli aşağıya bakacak şekildedir. “Allah’tan aldıklarını kendisine mal etmeden halka ulaştırmaktır; biz yokuz; görünüşte var olan; vasıtalık eden bir suretten başka şey değiliz” Aynı mealde “Göğe ağarız, yere yağarız; aleme rahmetsiz; sıfatlardan zata varırız; zattan sıfatlar alemine, zuhur alemine geliriz; alemlere rahmet olan Hz. Muhammed’de (S.A.V.) yok olmuşuz biz demektir. Sema vaziyeti sanki ters bir “la” şeklindedir insan gövdesiyle beraber “illa” ya tekabül eder. “la” ve “illa”, müslümanlığın esas umdesi olan “la ilahe illallah”(Allah’tan başka ilah yoktur) sözünü temsil etmekle beraber mutlak varlığı ispat, ondan başka bütün mevhum varlıkları reddetme esasını içine alır.

        Mevlevilerde sema’; aşk ve cezbeyi meydana getirmek için bir vesiledir. Her Mevlevi, mutlaka sema’ etmesini bilir. Meşk edip sema’ etmeyi öğrenmeyi “sema’ çıkarmak”, sema’ öğrenmiş Mevleviye de “sema’zen” adı verilir. Mevlevi olmadan Semazen olunmaz. Çünkü Sema’ Mevleviliğin bir cüzüdür.

           Sema’zen olmak için yuvarlak bir tahtanın ortasında bir çivi vardır. Çivi, sabit bir şekilde sema’ etmeye alışmanız içindir. Çivinin olduğu yere antiseptik görevi görsün diye tuz da dökülür. Sol ayak başparmağı ve ikinci parmak çivinin arasına sokulur ve ilk başlarda 18 çark atılır. Sema’ya ilk başlayan tennure giymez, normal kıyafetle döner. Atılan çarklar her gün fazlalaştırılır. Bu sırada ellerimiz çapraz şekilde omuzlarımıza kavuşturulur. Bakıldığında ’1' sayısı gibi gözükürsünüz. Öyle durulmasının amacı, ‘Allah’ın birliğine şahadet ediyorum’ anlamına gelir. Atılan çarklar fazlalaştıkça, yavaş yavaş kollar açılır. Belli bir süre sonra tennure giyilir. Sema aç karnına yapılır. 

(Başkent Kültür ve Sanat Derneği katkılarıyla hazırlanmıştır)