“Mevlana Celaleddin-i Rumi” adına bağlanmış ama kurucusunun Mevlana Celaleddin-i Rumi yerine büyük oğlu Sultan Veled’in olduğu tarikattır.  “Tarik”, yol demektir yani tarikat bir yol, yordam, rota demektir. Günümüzde her ne kadar bu sözcük, anlam kötülemesine uğramış olsa da önceki dönemlerde tarikatlar ilim  ve irfan yuvalarıydı. Üstelik tarikatların büyük kısmında sadece dinî eğitim değil fennî eğitim de verilirdi.

 

       Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri, sağlığında da bir şeyh olma amacının olmadığını büyük oğlu Sultan Veled hazretlerine söylemiş ve bu bakımdan Şems hazretlerinin ayrılığından sonra önce Selahattin Zerkub hazretlerine daha sonra ise Hüsamettin Çelebi hazretlerine tabii olmuştur. Onun vefatından sonra oğlu Sultan Veled hazretleri ve Sultan Veled hazretlerinin oğlu Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin torunu Ulu Arif Çelebi hazretleri Mevlevilik tarikatını derlemişlerdir.

 

Mevleviliğin İlk Dönemleri

 

      Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri, sağlığında kendisine bağlananlar için herhangi bir tören yapmamış, zikir vermemiştir.  Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri zamanında ne kendisinin ne de kendisine bağlananların özel bir giyim kuşamı yoktu.

Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri üzerine o zamanlarda ulemaların giydiği “ferecî” denilen kıyafeti giyer,  geleneksel sarığı sarar ve farklı olarak bir “Belh külahı” (“Külah-ı Mevlevî” ya da “Tac-ı Mevlâna” da denilen sikke, dövme yünden genellikle devetüyü renginde 25-30 cm. boyunda yapılır)takardı. Sadece Şems’in ayrılışından sonra yas olarak beyaz sarığını siyaha yakın bir koyu mor rengine çevirmiştir.  

       Hatta Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri, kıyafet ile irfanın belli olmayacağını söyler, bir kıyafet kuralına sahip olan tarikatlarının şeyhini de dükkan açan pazarlamacılara benzetirdi. Kendisi, sadece kendisine bağlanan ve “çerağ” verilen dervişlerine önü açık bir giysi giydirirdi.  

 

     Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretlerinin ölümünden sonra Sultan Veled hazretleri ona türbe yapılmasına ön ayak olmuş ve Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretlerine bağlı olanların dağılmamasını sağlamıştır.  

      İlk tarikatlaşma faaliyetlerini Hüsamettin Çelebi hazretleri başlatsa da onun ölümünden sonra yerine geçen Sultan Veled hazretleri, müthiş bir örgütleme  ile Mevlevilik tarikatını bugünkü haline gelmesinde önemli rol oynamıştır. Sultan Veled hazretleri, Anadolu’da siyasi ve içsel sıkıntıların yaşandığı bir dönemde babasının görüşlerini yayabilmek, babası adına kurduğu vakfın gelirlerini arttırmak , yeni vakıflar tesis etmek ve kaybettiklerini geri almak amacıyla hem Anadolu Selçukluları hem o zamanlar Anadolu’yu işgal eden Moğolları ve aynı zamanda Türkmen beyleri ile iyi ilişkiler kurmuştur. Bu aşamadan sonra yetiştirdiği dervişleri Amasya, Kırşehir ve Erzincan’a gönderip orada “zaviyeler” (küçük tekke) kurarak Mevleviliği yaymaya başlamıştır.

      Sultan Veled hazretleri Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri gibi ders vermekteydi, ancak belirli bir yeri olmadığı için mensuplarının evinde veya kendi evinde bu zikir törenlerini düzenliyordu. O zamanlar onun da bir tekkesi yoktu, Konya türbesi çok sonra kurulmuştur.

     Sultan Veled hazretlerinin bu çalışmaları Mevlevilik tarikatının sağlam temeller üzerine kurulmasına yardımcı olmuştur.

         Sultan Veled hazretleri 1312 yılında vefat edince yerine oğlu Arif Çelebi hazretleri geçmiş ve bu aşamadan sonra Mevlevilik tarikatında babadan oğula uygulaması başlamıştır.

 

        Bundan sonra Mevlevilik tarikatının başına “çelebi” unvanıyla Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri soyundan kişiler geçmiş, “Konya” Mevleviliğin merkezi olmuştur. Babası Sultan Veled hazretleri, dedesinin yanına gömülen Arif Çelebi, Mevlevilik tarikatını yaygınlaştırmayı tek amaç haline getirerek Anadolu’daki dinî otorite olma yolunda önemli adımlar atmıştır.

       Önce Moğol egemenliği altında bulunan Sivas, Tokat, Bayburt, Erzurum, Irak, Tebriz, Merend ve Sultaniye yöneticileri ile görüşmüş daha sonra Anadolu’nun önemli kültür merkezi sayılan Kastamonu, Denizli gibi yerlerde zaviyeler açmıştır. Hem Türkmen beyleri ile hem Moğollar ile hem de Anadolu Selçukluları ile iyi ilişkiler kurarak Mevlevilik tarikatını gerçekten de Anadolu’daki yaygın hale getirmiştir.

        Mevlevilik tarikatı 14.yy’ın ilk yarısında ayin, erkân ve kıyafet bakımından kuruluşunu tamamlamış ve 15.yy’a kadar gelmiştir.  Ulu Arif Çelebi hazretlerinden sonra çelebilik makamına Şemseddin Âbid Çelebi hazretleri ve Hüsâmeddin Vâcid Çelebi hazretleri gelmiştir.

Her ne kadar Mevlevihanelerde devlet büyükleri de olsa da büyük çoğunluk halktı. Çelebilik makamına gelenler de hem yöneticiler hem de halk tarafından çok sevilmiştir. 

 

Osmanlı Döneminde Mevlevilik

 

       İlk zamanlarda merkezinin de Konya’da olmasından dolayı Mevlevilik, Karamanoğulları ve Ege’de Saruhanoğulları, Menteşeoğulları, Aydınoğulları topraklarında yaygınlaşmıştı. 

    Osmanlı döneminde ilk Mevlevilik, SultanII. Murad zamanında gelmiştir.Osmanlı topraklarında ilk Mevlevihane, Edirne’de açılmıştır. Fatih döneminde İstanbul’un fethi ile Akataleptos Manastırı Kilisesi’nden camiye dönüştürülen Vezneciler’deki “Kalenderhâne Camii’nin” bir süre “Mevlevî zâviyesi” olarak kullanılmıştır.

         İstanbul’daki ilk Mevlevihane ise 1497 yılında Sultan II. Beyazıd döneminde ve Sultan II.Beyazıd izni ile açılmıştır. Konya’dan sonra ilim ve kültür merkezi “İstanbul” olmuştur.

 

        Sultan II.Beyazıd, hukuki ve idari düzenlemeler yaparak başta tarikat ayanları ve eşrefler olmak üzere ayrıcalıklar tanımıştır. Bu düzenlemeler sonucunda Mevlevihanelere imparatorluk kurumu konumu verilmiş ve bu bakımdan da tarikat bazı vergilerden muaf tutulmuş, vakıf araziler tahsis edilmiştir. Bu vakıf arazilerinin gelirleri de çelebilere bırakılmıştır.  Ayrıca devlet, yılın belli zamanlarında tarikata maddi yönden yardım etmiştir.  Lakin tarikat asla zengin olmamış, vakıf arazilerini zimmete geçirmemiş hatta kurulduğu yerleri bayındır hale getirmiştir.

         14.yy ilk yarısında Mevlevilik yaygınlaşarak Halep, Burdur, Eğirdir, Sandıklı, Mısır (Kahire), Kudüs, Şam, Cezayir, Sakız, Midilli bölgelerine kadar ulaşmıştır. Daha sonra Lazkiye, Tebriz, İsfahan, Bağdat ve Fas Mevlevihaneleri açılmıştır. 14. yüzyıl başlarında Anadolu köylerinde faaliyette olan Mevlevilik, devlet desteği aldıktan sonra köylerden kasabalara kasabalardan da şehirlere taşınmıştır.

         Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde Mevlevilik büyük gelişme göstermiştir.

        İstanbul’da özellikle Yenikapı, Kasımpaşa ve Beşiktaş Mevlevihaneleri ile İstanbul’un kültürel ve sosyal hayatında önemli bir yer edinmişlerdir. 

 

          Sultan IV. Mehmed döneminde Sadrazam Fazıl Ahmed desteğindeki hünkar şeyhi Vani Mehmet Efendi sayesinde 1666 yılında sema’ yasaklanmıştır. Bu Mevleviler tarafından “yasağ-ı bedii” olarak tanımlanmıştır.  Üstelik tarikatlara karşı başlatılan bu baskı döneminde birçok Mevlevihane kapatılmış ve hatta Konya Mevlevihanesi de kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.  1684 yılında bu yasak kalkar ve bu olay da ebced hesabıyla “nağme” olarak adlandırılır. 

 

     Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud’un Mevlevi olmaları Mevlevi tarikatının yaygınlaşmasına önemli derecede katkı sağlamıştır.

 

          Kurtuluş Savaşı, Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında da Mevlevihaneler bir ilk yardım yuvası haline gelmiştir.  Tren hattına yakın olan İstanbul Yenikapı Mevlevihanesi bir hastaneye dönüştürülmüş yaralı askerler burada tedavi altına alınmış ve bu sayede binlerce hayat kurtarılmıştır.  

          Galata Mevlevihanesi’nde de Şeyh Ahmet Celaleddin Dede başkanlığında toplanan maddi yardımlar ihtiyacı olanlara dağıtılmıştır.

         Kıbrıs ve Girit’te kurulan Mevlevihaneler, Müslümanlar için sığınağa çevrilmiş ve Anadolu’ya geçişlerde kullanılarak binlerce Müslüman’ın hayatı kurtarılmıştır.  I. Dünya Savaşı esnasında hala halifelik makamında olan Osmanlı “Cihad-ı mukkades” (kutsal savaş) ilan edince Veled Çelebi komutasında “Mücâhidîn-i Mevleviyye Alayı” adında gönüllü askerlerden oluşan bir alay kurulmuş ve bu alay Filistin’de savaşmıştır. 

 

        1925 yılında tarikatlar kapatılınca son çelebi olan Mehmed Bâkır Çelebi tarikatın merkezini Halep’e taşıyarak Mevlevilik tarikatını devam ettirmiştir. Lakin Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması meselesinde Mehmed Bâkır Çelebi Türkiye lehinde faaliyet gösterince Suriye onu hain ve casus ilan etmiştir. Mehmed Bâkır Çelebi 1937 yılında Türkiye’ye gelince de Suriye hükümeti, onun yeniden Suriye’ye gelmesine izin vermemiştir. 1943 yılında hayatını İstanbul’da kaybeden Mehmed Bâkır Çelebi yerine kardeşi Şemsülvâhid Çelebi tarikatı idare etse de Suriye hükümeti, 1944 yılında Mevlevi tarikatını tamamen yürürlükten kaldırmıştır. 

        Türk hükümeti Hacı Bektaşi Veli ve Mevlana Celaleddin-i Rumî hazretleri türbelerini müzeye çevirerek bir nevi Mrevlevi kültürüne sahip çıkmıştır.  Mevlana’nın “şeb-i arus” törenleri önce küçük sema gösterileri ile 1946 yılı ile 1954 yılları arasında anılmıştır.

       Yurt içi ve yurt dışında Mevlevi gelenekleri hakkında araştırmalar yapılmış,  Mevlevilik özellikle Batı’da fazlaca ilgi görmüştür. Mehmed Bâkır Çelebi’nin oğlu Celâleddin Çelebi’nin çabalarıyla  Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Mevlana hakkında konferanslar düzenlenmiş ve buralarda Mevlevihaneler açılması için zemin hazırlanmıştır.